gülümseme bulaşıcıdır

27.01.2012 14:58:21

Benimle delirir misin?


Aslında oyunu izleyeli birkaç ay oldu ancak nedense bir türlü elim yazmaya varmadı.

Ama bu keyifli oyunu yazmazsam da haksızlık olacaktı.

Erdem Baş ile birlikte baklavaları alıp kulise dalıverdik oyun öncesi. Fakat o da ne; Necmi Yapıcı kuliste spor yapıyor, koşuyor, ısınmaya çalışıyor.

Biz tiyatro oyunu diye gelmiştik ama acaba spor müsabakası mı yapacak derken anladık ki oyun epey hareketli ve üstün fiziksel kondisyon gerektiriyor. Necmi de bu yüzden oyundan önce ısınıyor.

Teri soğumasın diye, başarılar dileyip salondaki yerlerimizi aldık.

Oyun öncesi çalan şarkılar neşeli, oyuna hazırlıyor izleyiciyi, birden havaya girdik biz de.

Bu, aşk ve evlilik üzerine iki kişilik bir oyun. Necmi’nin oyun öncesi ısınmakta ne kadar haklı olduğunu da anladık, zira kâh kolbastı yapıyorlar, kâh dans ediyorlar, bir bakıyorsunuz koltuğun üzerinden atlayıveriyorlar.

Oyundaki esprileri tek tek anlatmak mümkün değil, izlemek gerek ancak Necmi’nin Eskimoları anlattığı bölüm görülmeye değer.

Hele ki kahramanlarımızın ölüp öyle bir dünya değiştirişleri var ki biz de gülmekten koltuktaki yerlerimizi değiştiriyoruz.

 

Necmi oyuna ve izleyiciye son derece hâkim, bir ara repliğini unuttu ya da unuttuğunu sandı ancak öyle bir toparladı ki ben onun yerinde olsam bu bölümü özellikle eklerdim oyuna.

 

İkili bir ara sahnede sevişiyor ancak iç çamaşırları içinde öyle sevimliler ki bazı meslektaşları gibi gazetelere “tiyatro sahnesinde seviştiler” şeklinde haber olmaları mümkün değil.

 

İyisi mi siz de günlük stresinizden uzaklaşıp biraz kahkaha atalım diyorsanız, alın sevgilinizi de bu oyunu mutlaka izleyin, Nermin ve Cevdet ile birlikte siz de delirin.

22.01.2012 14:47:51

SANDIK LEKESİ


Dolabınızı açıp hiç düşündünüz mü? “Bir gün elbet giyerim” diyerek özenle sakladığınız, askılarda yıllardır sizi gözü yaşlı bekleyen kaç tane giysiniz var?

Gözü yaşlı deyince inanmadınız belki bana, peki siz hiç sandık lekesi görmediniz mi?

Durduğu yerde neden sararır sanırsınız kumaşlar? Onlar da ilgisizlikten, özensizlikten küserler size.

 

Dolapta yıkanmış, ütülenmiş ya da daha kötüsü etiketi bile üzerinde, belki bir indirimden alınmış ama hiç giyilmemiş, belki doğum gününüzde hediye gelmiş, “hediye hediye edilmez” mantığıyla başkasına da veremediğiniz kaç elbiseniz var?

 

Ancak o model sizi şişman gösteriyor ya da o renk size hiç uymuyor öyle değil mi?

 

Belki 5 yıldır o oduncu gömleğini hiç giymediniz, belki o arada 1-2 kez ev değiştirdiniz, taşınırken “şimdi uğraşmayayım yeni eve taşınınca ilgilenirim” dediniz, yeni eve taşınınca askıya asıp yeniden dolabın diplerindeki yerine kavuşturdunuz.

 

Peki, bu 5 senede kaç arkadaşınız hayatınızdan “size hiç yakışmadığı” ya da “sizi artık sıktığı” için ayrıldı?

 

Eşyalara karşı anlamsız bir bağlılığımız var, oysa onların yenisi alınabilir. Peki, aynı özeni neden hayatımıza giren insanlara göstermeyiz? Herhangi bir insanın 5 liralık bir tshirtten ya da 50 liralık bir kazaktan daha mı azdır değeri?

 

Moda değiştiğinde ya da kilo verdiğimizde “yeniden giyeriz” diye sakladığımız giysileri gelin bugün ihtiyacı olanlara verelim ki yenilerine yer açılsın dolabımızda.

 

Sonra da sebepsiz yere kırdığımız birini arayıp “nasılsın?” diyelim bugün.

 

Not: Yok, tabi ki senin hediye ettiğin hırkayı başkasına vermeyeceğim, seviyorum ben onu.

 

02.01.2012 15:52:18

Hukuk üzerine bir söyleşi


 

OMActivities Röportaj: Avukat Merve Gürcan İstanbul

 

- Kısaca bize kendinizi tanıtır mısınız?

Merhaba, Avukat Merve Gürcan, 2000 yılı Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi , 2010 yılı Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler, Pazarlama Ve Dış Ticaret Bölümü Mezunuyum. Şu anda Hukuk ve Danışmanlık Ofisimde avukatlık yapıyorum.

 

- Halkla ilişkiler? Genelde erkekler 2. bir üniversiteyi askerlikten kaçmak gibi nedenlerle okuyorlar ama sizin öyle bir kaygınız da yok. Nereden çıktı bu fikir?

Kuzenim o dönem öğrenciydi ve bana Hukuk Fakültesi diplomamla Öss'ye girmeden 2. Üniversiteye kayıt yaptırabileceğimi söyledi. Benim de halkla ilişkiler konusu hep ilgimi çekmiştir. Sonuç olarak hukuktan mezun olduktan 10 sene halkla ilişkilerden mezun oldum. Zaten blog yazmaya başlamam da bu döneme denk düşüyor. Bu dönemde aldığım dersler daha akıcı bir dille yazmamda da etkili oldu. İletişim fakültesinin derslerine yakın bir eğitim veriliyor halkla ilişkilerde de.

 

- Sanırım ofisinizin duvarında asılı olan diplomalar da bitirdiğiniz üniversitelere ait. Peki, bu nedir; avukatlık ruhsatı?

4 sene hukuk eğitimi aldıktan sonra mezun olur olmaz avukat olamıyorsunuz. Önce bir sene bir avukatın yanında staj yapmanız gerekiyor. Stajın başında baroya kaydolup 6 ay avukat yanında, 6 ay da mahkemelerde staj yapıp sonunda da avukatlık tezimizi yazıyoruz. Benimkisi haksız rekabet oluşturan eylemlerdi.

Bunun sonunda da avukatlık ruhsatı almaya hak kazanıyoruz. Araba sürmek için ehliyet gerektiği gibi bu ruhsat olmadan da avukat olamıyorsunuz.

Hatta şimdi avukatlık sınavı getirmek için çalışmalar yapılıyor. Ülkemizde hukuk eğitimi gören çok fazla kişi var, eğitim kalitesi düşüyor, ihtiyaçtan fazla avukat yetişiyor bu nedenle de doktorların tus sınavı gibi avukatların da bir sınava tabi tutulması konuşuluyor.

 

 

- Şu anda sizin de bir stajyeriniz var sanırım?

Var evet. Geçen sene bir stajyerime cübbe giydirdim. İş yoğunluğuna göre birden fazla stajyer de alabiliyorsunuz. Bir avukatın yanına stajyer alabilmesi için en az beş yıllık avukat olması gerekiyor.

Usta çırak ilişkisi bizim için de geçerli ve önemlidir.

 

- Stajyerler avukatları nasıl buluyor?

Baronun web sitesinde ilanlar oluyor ya da tanıdık varsa oluyor tabi ki. Şu anki stajyerim ise beni sosyal medya sayesinde buldu.

 

-Stajyerlik avukat ve stajyer açısından yararlı mı?

Öncelikle stajyer açısından okulda okuduğu bilgileri, adliyenin kapısından bile girmeden öğrendiği teorik bilgileri gerçek hayatta kullanma şansı oluyor. Bu nedenle stajyer için çok büyük bir avantaj.

Avukat açısından da bir artı, zira dilekçelerin yazıldıktan sonra adliyeye götürülmesi, dosyaların takibi zaman alıyor. Bunu stajyer yardımı ile yapmak veya internetten araştırma gereken konularda stajyerin kullanılması avukatlara da zaman kazandırmış oluyor. Tabi ki stajyerin öğrenmek istemesi ve kapasitesi çok önemli.

 

- Yabancı dil bilginiz nedir? Avukatlıkta yabancı dilin gerekliliği konusunda bize ne diyebilirsiniz?

Ben Anadolu Lisesi mezunuyum. Yabancı dil olarak İngilizce ve Almanca biliyorum. İngilizcem iyidir, aynı zamanda noter yeminli tercümanım. Almanya'ya gitsem derdimi anlatabilecek kadar da Almanca biliyorum.

Üniversitede de mesleki İngilizce dersi aldım. Şu anda benim Türkiye’de ve yurt dışında yaşayan yabancı müvekkillerim var. Boşanma protokolü, gayrımenkul alım-satım sözleşmeleri veya şirketse şirketle ilgili sözleşmeleri İngilizce yapmak gerekiyor, o yüzden de yabancı dil gerekli.

 

- Türkiye’de davalar Türkçe olmak zorunda değil mi?

Evet ama yaptığım işi Türk kanunları ile sınırlamak yanlış olur.

Örneğin tahkim yani hakem sözleşmesi yaptığınızda başka bir ülkenin kanunu seçme şansınız var. Örneğin İtalyan bir şirket Türk şirketi ile iş yapıyor. İthalat ihracat gibi bir iş yaptıklarını farz edelim. Aralarında bir problem çıktığı takdirde hangi ülke kanunlarının geçerli olacağı kararlaştırılabilir. Örneğin uyuşmazlıklar İsviçre Kanunları’na göre çözülsün diyebilirsiniz. Türkiye'de olsanız bile mahkeme sözleşmede bu yönde bir madde varsa İsviçre kanunları çerçevesinde yargılama yapıyor. Yargılama Türkçe yapılıyor ancak yabancı metinleri incelemek için yabancı dil bilgisi gerekli.

 

- Yabancılarla evlilikler de bu şekilde mi?

Kanunda hangi durumda hangi hukukun uygulanacağı yazıyor. Örneğin boşanmada uygulanacak hukuk veya çocuğun hangi vatandaşlığı kazanacağı gibi konular tek tek düzenlenmiştir. Pek çok ülke ortak sözleşmeye imza attıkları için kendi kanunlarını da sözleşmeye uygun olarak düzenlemişlerdir. Örneğin bir gayrimenkul söz konusu ise gayrimenkulün bulunduğu yer hukuku uygulanır.

 

- Peki, Türkiye’de bir yabancı avukat olarak çalışabiliyor mu? Onlar için durum nasıl?

Şu anda çalışamıyor. Türkiye'de avukatlık yapabilmek için Türk vatandaşı olmanız gerekli. Türk olduğunuz halde yurt dışında hukuk okuduysanız da burada denklik derslerini almanız gerekiyor. Gerçi şimdi avukatlık kanunu değişecek.

Amerika’da hukuk büroları vardır, şirket şeklinde, yeni kanun tasarısı ile bu şirketleşme Türkiye’ye de gelecek. Yabancı şirketler Türkiye’ye gelince muhtemelen yine Türk avukatlarla çalışmak zorunda kalacaklar. Ama tam olarak nasıl olur, yabancı avukatlar da davalara girebilir mi, bu konuları henüz kimse bilmiyor.

 

Avukatların doktorlar gibi branşları var mıdır?

Doktorların ve avukatların Türkiye’de reklam yasağı vardır. Örneğin ben boşanma avukatıyım diyemezsiniz. Aslında hukuk fakültesinden mezun olunca tüm davalara bakma hakkınız var. Bu yüzden branşlaşma denilen şey baktığınız davaların yoğunluğu ile alakalı oluyor. Siz genelde boşanma davalarına bakıyorsanız ve o alanda kendinizi geliştirdiyseniz ister istemez o konuda uzmanlaşmaya başlıyorsunuz. Ama avukatlık eğitiminde branşlaşma yoktur. Ayrıca bizde öğrenmenin de sonu yok. En basit örnek ben 2000 yılında mezun oldum, şu anda bana öğretilen kanunlardan değişmeyeni yok gibi bir şey. Bizim öğrenciliğimizin sonu yok, her zaman kendinizi geliştirmeli ve yeni kanunları öğrenmelisiniz.

 

Genelde Türk halkı olarak bizler avukatlığı seyrettiğimiz Amerikan filmlerinden gördüğümüz gibi düşünüyoruz, bu doğru bir yaklaşım mıdır?

Tabi ki değil. Amerikan hukuk sistemi ile Türk hukuk sistemi tamamen farklıdır. Bizde kanunun yazılı olması esastır. Bu durumda bir tepsi baklava çalan çocuklarla, kuyumcudan altın çalan aynı cezayı alabiliyor. Bizim kanunlarımız, katı kanunlardır. İşlediğiniz tarihteki kanuna göre suç sayılıyorsa ne çaldığınız ancak hafifletici neden olabilir. Amerika'da böyle bir şey olsaydı çocuğun kişiliği de işin içine girer ve ceza olarak kütüphanede çalışma cezası gibi bir ceza verilebilirdi.

Demin uzmanlaşma branşlaşma demiştik. Amerika'da bildiğim kadarı ile branşlaşma var. Önce tıp okuyup üstüne avukatlık okuyarak medikal konularda avukatlık yapabiliyorsunuz ya da teknik konular için önce mühendislik okuyup üzerine avukatlık okuyarak bunu sağlayabiliyorsunuz.

Türkiye'de avukatsanız tüm davalara bakma hakkınız var. Tabi böyle olunca Amerika’da avukatlık şirketlerinde her davaya bakan farklı uzman avukatlar oluyor ve avukatlık şirketleri de bu yüzden bir bakıma zorunlu olmuş oluyor. Şu anda Türkiye’de tek başınıza bir büro açıp çalışabiliyorken ileride belki de bu şekilde şirketleşerek çalışmak zorunlu olacak.

 

Ofisinizin duvarlarında pek çok seminere ilişkin sertifikalar var? Bunlardan biraz bahsedebilir misiniz?

 

Milletlerarası ticaret odası tahkimi uluslararası semineri - İstanbul Kültür Üniversitesi, demin bahsetmeye çalıştığım tahkim konusunda oldukça verimli geçen bir seminerdi.

 

İstanbul Tabip Odası tıp hukuku ve tıbbi uygulama hataları semineri; Bu da oldukça önemli bir konu, bizler de avukatlar olarak yakın tarihte çok daha fazla karşılaşacağız bu tip davalarla.

Örneğin doktora gittiniz, ameliyat oldunuz ve yanlış bir ameliyat/uygulama sonrası zarar gördünüz. Zararınızın tazmini için dava açabilirsiniz. Eskiden sadece hastaneye karşı dava açılıyordu, şimdi ise doktora kişisel olarak da dava açabiliyorsunuz. Doktorların sorumluluk sigortası yaptırmaları artık zorunlu. Sigortanın da devreye girmesi ve insanların bu konuda bilinçlenmeleri ile tazminat davaları da artacaktır.

 

 

Türkiye barolar birliği ve Avrupa konseyi - Avrupa insan hakları sözleşmesi eğitim semineri;

Örneğin Türkiye’de tüm hukuki yolları denediniz ama yine de hakkınızı elde edemediyseniz veya yargılama sonucu mağdur olduysanız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabilirsiniz.

 

İstanbul Barosu- kadın hakları eğitim semineri;

Şu ara sıklıkla gazete ve televizyonlarda boşandığı kocası tarafından bıçaklandı, öldürüldü diye haberler okuyor, görüyoruz. Bu olaylar Türkiye’de ne yazık ki çok yaygın. Bu kadınlara nasıl yardımcı olabileceğimiz hakkında hem psikolojik hem de hukuki olarak nasıl davranmamız gerektiğini öğreten bir seminere katıldım.

Sonuç olarak şiddet gören kadınların psikolojisi farklı oluyor. Onların önce size güvenmeleri gerekebiliyor. Genellikle tecavüze uğradıklarını ya da şiddete maruz kaldıklarını anlatmaya utanıyorlar veya psikolojileri bozulduğu için bunu normal karşılayabiliyorlar.

Düşünün bazen psikolojik olarak öyle kötü bir durumda oluyor ki şiddet gören kadınlarımız, örneğin yemeği yaktığı için kocasının onu dövmesinin normal/haklı olduğunu düşünmeye başlıyor. Hatayı kendi üzerine almaya başlıyor, kabulleniyor. Ekonomik durumu elvermediği için dava açmak istemiyor veya eşini suçlarsa tekrar şiddet göreceğini düşünüyor.

Ben adli yardımda da görevliyim. Adli yardımda örneğin; boşanacaksınız, paranız yok, avukat tutamıyorsunuz, bu durumda baroya başvurup adli yardım talep edebiliyorsunuz. Bunun parasını avukata baro ödüyor. Aslında bu paralar bizim davalarda baro vekâlet pulu dediğimiz - ve ödediğimiz paralardan karşılanıyor. Diğer davalardan toplanan paralardan baro - adli yardım görevlendirmesinde bulunduğu avukatlara ödeme yapıyor. Ayrıca ceza davalarında da Cmk uzmanı bir avukatın desteğini yine bu şekilde almanız mümkün.

 

Adli yardımda çalışmak sizin için önemli mi?

Benim için baro tarafından yönlendirilsin veya bana direk olarak gelen bir müvekkil olsun fark etmiyor. İkisi de benim için aynı değerdedir.

 

Kendi ofisinizi ne zaman açtınız?

Daha önce İzmir’deydim. 2003 yılında İstanbul’a taşındım. İstanbul insanın vizyonunu da değiştiren, genişleten bir şehir. Aslında 5 yıl hedefi koymuştum kendime ama mezun olduktan sonra 3. senede kendi ofisimi açmış oldum.

 

Ücretlendirme konusu merak edilen konulardan en önemlisidir. Avukatlar davaları nasıl ücretlendiriyorlar?

 

 

Baronun belirlediği asgari ücret tarifesi vardır. Ama asıl ücretlendirme müvekkil ile avukat arasında belirlenir. Belirlenmiş asgari ücretin altında ücretlendirme olamaz. Burada müvekkillerin fikir edinmek için yapabileceği şey, İstanbul Barosu’nun web sitesinden asgari ücret ve tavsiye edilen ücret tablolarına bakmak olabilir.

Davaların sabit bir ücretinin olmamasının nedeni her davanın farklı niteliklere sahip olmasıdır. Dava konusu meblağ, davanın niteliği, avukatın harcayacağı emek ve mesainin azlığı ya da çokluğu gibi pek çok etken sözkonusudur.

Şunu unutmamak gerekli, örneğin benim Silivri’de, Gebze’de, Antalya’da, Sinop’ta davalarım var. Bu davalar için oralara gitmem, kalmam gerekebiliyor.

5 Dakikalık bir duruşma için Antalya’ya gitmem demek en az 1 günümü orada harcamam anlamına gelir. Burada da doğal olarak 5 dakikayı değil harcanan günü değerlendirmek zorunluluğu ortaya çıkıyor.

Ayrıca her dava aynı sürede bitmez. Örneğin anlaşmalı bir boşanma davası tek celsede sonuçlanırken başka bir dava 3-4 yıl sürebilir.

Bir davam için ilk duruşma tarihi olarak 2012 Aralık tarihi verildi. Henüz 2011 Kasım’dayız, düşünebiliyor musunuz, 1,5 sene sonraya duruşma tarihi veriliyor.

Örneğin: 100 milyon dolarlık bir sözleşme yapacaksınız, bu sözleşmenin doğru yapılması gereklidir. Çünkü her sözleşme iyi ilişkiler sonucu yapılır. Ancak ilişkiler bozulduğunda bu sözleşme sizin haklarınızı korumalıdır. Avukatınız işlerin kötü gitme ihtimalini düşünerek sözleşmeyi hazırlar ve bu nedenle bilgisi ve emeği son derece değerlidir.

Avukatın ücreti kanunen peşin ödenir. Kazanılacak davadan tahsil edilen vekâlet ücreti de yine kanunen avukatın hakkıdır. Bu avukatların primi olarak düşünülebilinir.

 

Sizin branşlaşmanız var mı? Özellikle baktığınız davalar?

Türkiye’de bir avukat her türlü davaya bakabilir. Herhangi bir konuda uzman olduğunu söylemesi dahi reklam yasağına girer. Örneğin kartvizitine “boşanma avukatı” yazamaz.

Ancak avukatlar gelen işi seçme hakkına sahiptir. Sadece boşanma davalarını almak mümkündür.

Avukatlık stajımı yaparken çalıştığım hukuk bürosunda ticaret hukuku, iş hukuku davalarına bakıyordum. Daha sonra 4 ayrı bankayla çalışan bir hukuk bürosunda icra hukuku konusunda çalıştım.

Şu anda kendi ofisimde bu konuların üzerine boşanma ve gayrimenkul gibi davaları da ekledim. Adam öldürme, tecavüz gibi ceza davalarını almıyorum.

 

 

Adalet sarayları hakkında düşünceleriniz nedir?

Tabi ki sadece bina yapılması sistemin iyileşmesi için yeterli değildir. Ama eskiden mahkemelerin farklı binalarda bulunması yüzünden kaybedilen zamandan tasarruf kazanılacağı yadsınamaz. Örneğin İstanbul Adliyesi 4 ayrı binadaydı; Sirkeci, Gülhane, Sultanahmet ve Levent'de. Bunların aynı binaya taşınması tabii ki bir hızlanma sağlayacaktır.

Çağlayan'daki adliye şu an Avrupa’nın en büyüğü. Kartal'daki ise dünyanın en büyük adalet sarayı olacak. Ama bunların dışında asıl yargılama kanunları değişti. Bu da sistemin biraz hızlanmasını sağlayacak gibi duruyor. Tabi negatif etkisi de oldu.

 

Yargılama kanunlarının değişmesi ne gibi negatif etki getirdi?

Eskiden davayı açarken sadece dava harcını öderdik. Ama şu anda dava açarken dava bilirkişi ücreti, tanık ücreti, keşif ücreti gibi masraflar peşin olarak isteniyor.

Örneğin iş davası açarken işçiden tüm bunları peşin istiyorsunuz, yaklaşık 450 TL’yı peşin olarak ödemesi gerekiyor. O zaman bu adama ne yazık ki “paran yoksa hakkını arama” diyorsunuz. Ama şu anda İstanbul Barosu kanunun bu şekline itiraz etti. Boşanma davalarında bile parasal nedenlerden bir azalma olduğu söyleniyor.

 

 

Kadın olmak avukat olarak bir ayrıcalık kazandırıyor mu?

Avukatlıkta kadın veya erkek olunması hiç bir değişlik sağlamaz. Kadınların tek ayrıcalığı bazı boşanma ve kadına yönelik şiddet gibi davalarda kadın müvekkil ile daha kolay iletişim kurmamızdır.

Halk arasında yaşlı avukatların deneyimli oldukları düşünülür ama yeni kanunları bilmek, takip etmek, kendini geliştirmek önemlidir. Bilgisayar, internet kullanamayan meslektaşlarımız oluyor. Ne kadar deneyimli olursa olsun yeni kanunlardan, teknolojik gelişmelerden haberdar olmayan bir meslektaşım ne kadar başarılı olabilir ki?

Prof. Dr. Tarık Minkari'nin: “Mizah zekânın zekâtıdır” kitabında çok hoşuma giden bir önerisini aktarmak isterim;

“Cerrahlarla işiniz olursa çok genç bir cerraha gitmeyin; her şeyi ameliyat etmek ister, çok yaşlı bir cerraha da gitmeyin o da hiç bir şeyi ameliyat etmek istemez.” Avukatlar için de bu örnek verilebilir.

Eğer kazanılması mümkün olmayan bir dava varsa ve bu görünüyorsa bunu müvekkilime anlatmaya çalışırım ama şunu da bilirim ki hukuk, matematik gibi değildir. Kimse yüzde yüz haklı ya da yüzde yüz haksız değildir. Her davanın özelliği farklıdır, bu nedenle genelleme yapmak doğru değildir, ufacık bir detaydan herkesin kaybedeceğinizi düşündüğü bir davayı kazanabilirsiniz.

 

Avukatlarda ünlü olmak, bilinir olmak nasıl olur?

Avukatlıkta, özel sektörlerin hepsinde olduğu gibi network'ünüzün iyi olması size müşteri kazandırabilir. Ama fısıltı gazetesi önemlidir. Bu da zamanla olur.

 

Ne zaman avukat olmaya karar verdiniz?

Ben Anadolu Lisesi mezunuyum. Ortaokulda tüm sınıf arkadaşlarım fen liselerine hazırlanmaya başladı. Bu sırada düşündüm, fen lisesine gidersem ya mühendis olacaktım ya da doktor, peki ben ne olmak istiyordum?

Dedem bana o dönemde hukuk okumamı önerdi. “Hukuk okursan ileride her işi yapabilirsin” demişti. Ben de avukat olmaya karar verdim. Dedem Sayıştay üyesiydi, kardeşi de hâkim ve adalet komisyon başkanıydı. Hukukçuluk genlerimde var.

 

Hedefiniz nedir?

Hukuki olarak zaten oldukça yolunda gidiyor işlerim. Yanı sıra yazmaya meraklıyım, şu anwww.mervegurcan.com adresinde blogumda yayınlıyorum yazılarımı ancak ileride bunların bir kitaba dönüşmesini çok isterim.

 

Unutamadığınız bir anınız var mı?

Evet, çok ama şu an ilk aklıma gelen; staj zamanı çalıştığım avukat bana yanında çalışmaya başladığım ilk gün “yapamıyorsan kapı şu tarafta” demişti. Ben de dönüp “iyi o zaman ben biraz daha araştırıp geleyim” demiştim. O yüzden hala “imkânsız” sözünü kabul etmiyorum. Mutlaka her davayı kazanmanın bir yolu vardır.

 

OMActivities adına bize zaman ayırdığınız ve avukatlık hakkında bize verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederiz. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Normalde halkımız bir konuda yanılıyor. İsim yapmış avukatlara gidiyorum diye gittikleri ofislerde bazen çok yüksek miktarlarda para ödeyebiliyorlar ama onların davasına orada çalışan başka maaşlı avukat arkadaşlarımız bakıyor.

Veya bazen çok sayıda avukat çalışan şirketleri tercih ediyorlar ve sanıyorlar ki bir davaya 2-3 avukat birden bakıyor. Aslında neredeyse hiç bir davaya birden fazla avukat bakmaz. Bu yüzden çok kişi davaya bakacak diye düşündüğünüz o avukatlık ofislerinde sizin davanızla yine sadece bir kişi ilgilenmektedir.

Bir de internetteki hukuk forumlarında araştırma yaparken çok dikkatli olmaları gerekir. Az önce de belirttiğim gibi her dava farklıdır ve sizin olayınızdaki minicik bir detay olayı tamamen değiştirebilir. Bir şeyi az bilmek hiç bilmemekten daha tehlikeli olabilir. Hiç bilmediğinizde yardım istersiniz ancak hukuk forumunda okudum her şeyi biliyorum derseniz hata yapma olasılığınız yüksektir. Bu nedenle hak kaybına uğramamak için avukatlara danışmaktan çekinmemek gerekir.

 

 

 

30.12.2011 15:17:02

MUTLU YILLAR


MUTLU YILLAR

 

20 gün içinde 2 cenaze kaldırdıktan sonra zaten oldukça stresli geçen 2011’in ne kadar kötü geçtiğini, bir an önce bitmesi gerektiğini düşünmeye başlamıştım.

Öyle ya cumartesi kırmızı elbiselerimizi (hatta kırmızı donlarımızı) giyip kaynanadillerini üfleyerek ve muhtemelen hatırı sayılır oranda içip güzelleşerek gireceğimiz yeni yıl tüm dertlerimizi alıp götürecek sanki. Takvimin son yaprağını da koparırken tüm dertlerimizi de birlikte atacağız çöpe.

Eski yılda olup bitenlerin tüm sorumlusu da zaten sadece geçen zaman. Oysa sonuna geldiğimiz bu yıl da güzel bir yılbaşı günü başlamamış mıydı?

Bu düşüncelerle çekmecemi düzeltirken geçen yılbaşı yazdığım bir dilek notuna rastladım. Muhtemelen okuduğum secret tarzı bir kitaptan etkilenmem sonucu kaleme almışım bu satırları, yazdığımı bile unutmuşum.

Ne de olsa istemek başarmanın yarısıdır diyerek yeni yılda neler beklediğimi uzun uzun, oldukça da ayrıntılı olarak yazmışım.

Tam 1 yıl önce yazdıklarımı okurken berbat geçtiğini zannettiğim yılda aslında listemdeki pek çok şeyi gerçekleştirdiğimi gözlerim dolarak fark ettim.

Hiç farkına bile varmadan pek çok maddenin üzerine bir çentik atmışım meğer.

Bu nedenle kimilerine çocukça görünecek olduğunu bilmeme rağmen bu sene yeni bir liste yapmaya karar verdim. Geçen seneki listemde yer alan ancak henüz gerçekleşmeyen birkaç dileği de ekleyeceğim mutlaka ve notum da geçen yıl için şükrederek başlayacak mutlaka.

Size de tavsiye ederim, bir liste yapın, yılsonunda okuduğunuzda siz de ne kadar çok şey başardığınıza, aslında ne kadar şanslı olduğunuza inanamayacaksınız.

Zira mutlu olmak sadece listedeki en büyük dileğinizin gerçekleşmesi değildir. Büyük ikramiyenizi tutturamasanız da tutturduğunuz minik ikramiyelerin toplamı aslında zaten büyüğe eşdeğerdedir.

Hepinize sağlıklı, huzur dolu, bereketli, bol kazançlı, sevgi, aşk dolu ve listenizdeki tüm dileklerinizi gerçekleştirdiğiniz güzel bir yıl dilerim. Yılbaşında başınızdan huninizi eksik etmeyin, bırakın içinizdeki çocukla deli eğlensinler doya doya. Mutlu yıllar.

28.12.2011 18:43:49

TESTOSTERON


Bazıları bana soruyor; “Merve, bu kadar işinin arasında yazmaya ne zaman fırsat buluyorsun?” diye.
Efendim bendeniz bu satırları mahkeme kapısında, duruşma beklerken kaleme almaktayım. Bir ara bilgisayar başına geçip klavyeye de alınca sizlerle paylaşacağım.
Sevgili hâkimlerimiz aynı saate, ortalama 30 adet duruşmayı üst üste boşuna vermiyorlar. Bizim mahkeme kapılarında saatlerce duruşup durmamızın bir nedeni var elbet. Bu yolla hepimiz birer hatip, birer yazar olup çıkıyoruz. Anlayacağınız asıl duruşma mahkemenin içinde değil dışında yapılıyor. Avukatlar arasından bu kadar milletvekili, yazar, tiyatrocu, müzisyen çıkması hiç sebepsiz değil. Beklerken düşünüp üretecek çok vaktimiz oluyor zira.
Neyse konuyu dağıtmayalım. Dün akşam izlediğim Testosteron oyunundan bahsedeyim.
Oyunda belki 40 kere bu hormonun adı söyleniyor ancak halen dilim dönmüyor, telaffuzu zor bir kelime bu.
Öncelikle bu oyuna ailecek gitmeyin, arkadaşlarınızla gidin derim. Zira küfür ve şiddet içeren oyun yetişkinlere yönelik. Ancak annenizle falan gitmeye kalkarsanız da bazı şeylere güldüğünüz için yüzünüz kızarabilir, gerek yok.

Perde açıldığında Madonna’nın sarı saçları arasından bakan bir çift göz gibi duran 2 büyük ekrandan Tarantino’nun bir filmi başlıyor. Sahne tasarımı sade ama etkileyici.
Daha sonra sırayla 7 erkek alıyorlar sahnedeki yerlerini.
İlk perde sona erdiğinde, “olay çözüldü acaba 2. perdede ne olabilir ki?” dedik ancak 2. bölüm de en az ilk perde kadar eğlenceli.

Kostümler biraz zayıf, örneğin Kızılay dağıtmış gibi 7 erkeğin 7si de bir örnek beyaz boxer çamaşır giymiş. Evet, ne var; hepsi soyunup yarı çıplak kaldılar da öyle gördük.
Olayın kahramanlarının bir kısmı Polonyalı, bir kısmı ise Yunanlı. Böyle olunca da Polonyalılar’ın kulağımızın hiç de alışık olmadığı isimlerini anlamakta güçlük çekiyoruz. Zaten oyun boyunca başında bandajla oynayan oyuncunun yüzünü de ancak selam sırasında görebildik, sürpriz oldu.

Oyunun asıl sürprizi ise finaldeki şarkı, oyuna özel yazılmış, eğlenceli sözleri var ve tüm oyuncular canlı olarak çalıp, söylüyorlar. Emre Karayel bateriye, bir diğeri klavyeye, biri gitara geçiyor, hepsi ellerine birer mikrofon alıyor. 
Bu şarkı ayakta o kadar uzun süre alkışlandı ki, bis yapmak zorunda kaldılar ve tekrar söylediler.
Testosteron, testosteron… üst üste söylemeye çalıştıkça daha da anlamsızlaşıyor sanki bu kelime.

29.11.2011 13:46:08

HAYAT AĞACI


Afişte Brad Pitt ve Sean Penn’i görüp “hadi gidelim” dediğim film. Gerçi bize biletleri satan kızın acıklı bakışına anlam verebilseydik o anda başka bir filme gitmeyi akıl edebilirdik.

Ancak kader ağlarını acımasızca örmüştü bir kez.

Masum bir şekilde salondaki yerlerimizi aldık. Film başladı, Brad Pitt’i gördük ancak aradan geçen uzun ve çok uzuuun dakikalara rağmen filmde anlamlı bir şey olmadı. “Keşke yan salondaki banka filmine gitseydik, daha az sıkılırdık” bile dedik ancak azimle izlemeye devam ettik.

Sonra muhtemelen Rtük sinemaya ceza verdiği için araya çeşitli belgeseller girdi. Yoksa filmle hiçbir şekilde ilgisi olmayan, yanardağ, deniz, akarsu ve hatta dinazor! görüntülerini üst üste izlememizin hiçbir bir anlamı yoktu.

Bu arada zaten oldukça boş olan salonda kapasitesinin üzerinde bir konuşma sesi başladı. Herkes bizim gibi sıkılmış, muhabbete dalmıştı anlaşılan.

Belgesellerden sonra Brad Pitt tekrar göründü, çocuklarına 2 kelime söyledi, kayboldu.

Filmde bir çocuk öldü ama neden öldü, Niyazi oldu muhtemelen de filmin derdi bunu anlatmak değil, başka bir çocuk annesinin geceliğini çalıp akarsuya attı, “acaba gay mi olacak, annesine mi âşık, ne olacak?” diye bekledik ama filmin derdi bu da olmadığı için bu çocuğun bunu neden yaptığını da anlayamadık tabi ki. Aslına bakarsanız film çok sanatsal olduğu için biz zaten filmden hiçbir şey anlamadık ama bunu kabullenemediğimiz için yarıda bırakıp çıkmayı da beceremedik.

 

Önümüzde oturan 4 erkekten 3’ü; “abi biz çıkıyoruz, sen sonra bize sonunu anlatırsın” diyerek 4.’yü tek başına bırakıp çıktılar.

Muhtemelen 4. arkadaş seçmişti filmi, böyle teşekkür ettiler kendisine. Arkamızda oturan kızlardan biri; “burada izlemek yetmez, dvdsini de almak lazım” dedi. O derece sıkı(cı) bir film anlayacağınız.

Üstelik bu film ödüllü, bir daha Oscar dışında herhangi bir ödül almış filme gitmek istersem lütfen beni bağlayın, uyarmak falan yetmez.

Hakkını yemeyeyim filmde çok güldük gerçekten ama film kesinlikle bir komedi filmi değil, biz kendi aramızda gözlerimizden yaş gelinceye kadar güldük, iyi oldu tavsiye ederim. Siz de gidin filme.

 

28.11.2011 08:49:48

PAÇİ


PAÇİ

Akşam tiyatroya, Paçi isimli oyunu izlemeye gideceğimi söyleyince teyzem; “Paçi Lazca bacı demek” diye aydınlatıyor beni. Oyun gerçekten de Karadeniz’de geçiyor.

Karadeniz ezgileri eşliğinde salondaki yerlerimizi alıyoruz, bir de dinmek bilmeyen bir kuş cıvıltısı var.

Acaba kuşun biri yanlışlıkla salona mı girdi diye çaktırmadan etrafa bakıyoruz ama ortalarda kuş resmi bile yok.

Oyun başlıyor, sahnede yerde bir dikiş kutusu var, sonradan Erkan Can’ın sahnedeki yerini almasıyla bunun bir alet kutusu olduğunu anlıyoruz.

Terzi olup sökük dikecekler diye beklerken marangoz olup çivi çakmaya başlıyorlar çırağıyla; belki de tam da bu yüzden çekici eline vuruyor Erkan Can.

Çünkü anlıyoruz ki aslında onlar tiyatro oyuncuları, dekorlarını tamir ediyorlar akşamki oyundan önce.

 

Tiyatro böyle bir şey, gerektiğinde dekorunu çakar, kostümündeki söküğü diker, makyajını kendin yaparsın. Tiyatro azıcık deli işidir. Televizyonda oynayacak bir dizinin tek bir bölümünden kazanacağınız parayı, tiyatroda tüm bir sezonda kazanamayabilirsiniz.

 

Paçi’de de oyuncular sahne aralarında kararan ışıkların altında dekorları kendileri yerleştiriyorlar, oyunla gerçeğin çok da farkı yok bu açıdan.

 

Erkan Can’a gelen giden Firet diyor. Firet  Firet dedikleri Fred Çakmaktaş mı acaba diye düşünüyor insan ancak daha sonra Karadeniz şivesine alıştıkça kulağımız isminin Fırat olduğunu anlıyoruz.

Mahalle’nin muhtarlarının Temel’i Erkan Can, Paçi’de de Karadeniz şivesi ile oynamasına karşın farklı bir oyunculuk sergiliyor.

İnternette gezinirken öğrendiğime göre bu oyun için 37 yıldır aralıksız içtiği sigarayı bile bırakmış. Bence çok da iyi etmiş, zira bu oyun büyük kondüsyon gerektiriyor.

 

Oyuncular çok enerjik bir performans sergiliyorlar, sanırım ışıkların da etkisiyle oyunun sonunda her gece birkaç kilo veriyorlardır. Oyun boyunca sahnenin bir sağına bir soluna koşturmaca eksik olmuyor.

Biz seyrederken yoruluyoruz ama oyuncular azimli, üstüne bir de halay çekip kol bastı yapıyorlar.

Bir de Karadenizli olduklarını belli edercesine bol bol çay içiyorlar ama seyirciye ikram etmek akıllarına gelmiyor. Oysa şöyle tavşankanı çaylarımızı, Ajda bardaklarımızda yudumlayarak da izleyebilirdik oyunu.

 

Bir demet tiyatronun Füreyyası Neslihan Yeldan, Paçi’deki Leyla rolünde de hırçın. Üstelik eli de maşalı, maşa yerine süpürge kullanıyor ama bu canını sıkanları bir güzel pataklamasına engel olmuyor.

Karadeniz’in hırçın dalgalarından daha da tehlikeli Leyla’nın, herkesi peşinden koşturan dünya tatlısı Ayla isimli bir de paçisi var.

Oyun da bunun üzerine kurulu; zengin babanın tatlı kızıyla evlenmek isteyen adaylar Leyla engeline tosladıklarından, bir oyun edip ondan kurtulmaya çalışıyorlar.  Ancak bir süre sonra kim avcı, kim av karışıveriyor.

Arada hafif politik göndermeler olsa da bu bir komedi. Özellikle Charlie Chaplin’in Şarlo’sundaki gibi durum komedilerinden hoşlananlar için geçirilecek güzel bir saat vaadediyor.

Ama siz yine de yerinizi en önden ayırtmayın, kafanıza bir golf topu inebilir ya da Leyla’nın süpürge darbelerinden nasibinizi alabilirsiniz, neme lazım.

 

 

 

28.11.2011 08:47:43

CAM


CAM

 

Salonda yer yok, gişede bir hanım iade bilet olup olmadığını öğrenmeye çalışıyor. Neyse ki biz önceden almıştık biletlerimizi, içeri geçip salondaki yerlerimize kuruluveriyoruz.

Oyunun başlamasını beklerken dekoru inceliyorum. Duvarda asılı bir Frida fotoğrafı, tuvaller, heykeller, şövaleleriyle burası bir resim atölyesi olmalı. Oyunla ilgili kitapçığı karıştırınca dekorun Barış Dinçel’e ait olduğunu ve buranın gerçekten bir resim atölyesi olduğunu öğreniyoruz.

 

Oyun boyunca birkaç ufak tefek değişiklik dışında dekor hep aynı kalıyor, oyuncuların kostümleri değişiyor.

Zaten ruh hallerini renklerle simgeleştirmiş kadınlar. İpek (Deniz Çakır) kırmızıların, Rüya (Dolunay Soysert ) morların kadını, Selen Üçer ise renksiz bir kadınken oyunun sonunda o da Camdan giren rüzgâra kapılıveriyor.

 

Oyunda adeta havaya görünmez bir para atılıyor; önce yazı geldiğinde neler olacağını izliyoruz, sonra 2. perdede “tura gelseydi ne olurdu?”yu izletiyorlar bize.

 

Hayat da böyle değil midir zaten, biz yazı ya da tura dediğimizde şansımızı denediğimizi sanırken, para havaya atıldığında görünmez bir el (belki de burada olduğu gibi rüzgar) atılan paranın yönünü değiştirmez mi?

 

Oyunun ilk yarısında Mete Horozoğlu’nu sadece yarım kalmış bir tabloda görüyoruz. Oyunu birlikte izlediğim arkadaşım, oyundan az önce yürüyen merdivenlerde kendisini gördüğünü söylemese, oyundaki varlığının bundan ibaret olduğuna neredeyse inanacaktım. Ancak 2. perdede rüzgâr ters yönden esmeye başlıyor ve Mehmet (Mete Horozoğlu) sahneye çıkıyor.

2. sahneyi izlerken ilk sahnede gördüğümüz bazı şeyleri tekrar gördüğümüzde ilk anda anlam veremediğimiz ipuçlarını da teker teker puzzledaki yerlerine oturtmaya başlıyoruz.

 

Agatha Christie’nin söylediği gibi duvarda bir tüfek varsa romanın sonunda o tüfek patlar. Ancak Cam, tüfeği gösterdiği halde zekice kurguladığı için nasıl patlayacağını çoğunlukla patlayana kadar anlamak mümkün olmuyor ki bu da oyunu keyifli hale getiriyor.

 

Deniz Çakır Yaprak Dökümü’nde döktüğü gözyaşlarından sonra gülmeye başlamış bence çok da yakışmış, komediye devam etmeli. Ancak sayesinde kapalı alanda sigara içme yasağı sahnede birkaç kez deliniyor ki oyunun bütün geliri cezaya kurban gidebilir, korkarım.

 

Selen Üçer’i ne yalan söyleyeyim, Hanım’ın Çiftliği dizisinden hatırlıyor ancak ismini bilmiyordum ama sanıyorum yakın zamanda herkes öğrenecektir.

 

Eve gelip de evdekilerin “Cam neymiş?” sorusunu duyana kadar oyunun ismi hakkında hiç düşünmediğimi fark ettim. Aslında bence adı rüzgâr da olabilirmiş pekâlâ, zira cam ile anlatılmak istenen aslında bir pencere ve ondan da ötesi oradan içeri giren rüzgârın ettikleri.

Oyundan aklımda kalan bir müzik yok, sadece dalga sesleri var ki o da patlamayan bir tüfek olarak duvarda asılı kaldı.

 

Oyunun ikinci yarısı kesinlikle daha keyifli. Mete Horozoğlu’nun katkısı göz ardı edilemez.

Levent Kazak’ı da tebrik etmeli, zeki ve klişelerden uzak esprileri ile keyifli bir oyun ortaya çıkarmış.

 

Çıkışta önümüzde yürüyen çiftten “Kaygan Zemin” isimli tiyatro oyununun da benzer bir “ya tersi olsaydı?” kurgusuna sahip olduğunu öğrenmemiz bile kurgunun başarısını gölgelemeye yetmiyor. Sadece sonunda verdikleri selam için bile Cam izlenmeye değer, diğer tiyatrocular da izleyip feyz almalı.

 

 

28.09.2011 22:34:07

İYİ Kİ DOĞMUŞUM


İYİ Kİ DOĞMUŞUM

 

Bugün benim doğum günüm. Kaç yaşıma girdiğimi söylemiyorum bir süredir, çok ısrar eden olursa doğum yılını söylüyorum, hesaplamayı kendiniz yapıverin bir zahmet.

 

Aslen buçuklu yaşları geçmiş doğum günü çocuklarını böyle sevimsiz soru ve imalarla meşgul etmemek adettendir, değilse bile olmalıdır. Hatta doğum günü çocuğuna hediyeler almak, çiçekler göndermek, sürprizler yapmak da sevdiğimiz adetlerimizdendir, itinayla yaşatılmalıdır.

 

Doğduktan sonra ilk eve giderken abime çikolata ve oyuncaklar götürdüğüm, birbirimizi kıskanmayalım diye abimin doğum gününde bana, benim doğum günümde ona da hediye alınan günlerden abimin de bana hediye aldığı günlere geldik.

 

Duruşma sıramın geçmesi için mahkeme kapısında geçmek bilmeyen şu zaman, iş yılların uçup gitmesine gelince ne de çabuk geçiveriyor öyle.

 

İpek Ongun’un yaş 17’sini okuyup “Ah bir 17 olsak” dediğimiz yaşlarımızı gülümseyerek hatırlıyorum.

 

Üniversiteye kayıt yaptırdığımda 17 yaşında idim ve Foça’daki barlara henüz 18 olamamışken üniversite kimliğimi gösterip girdiğimi hatırlıyorum.

 

Çocukken sorulduğunda; “3,5 yaşındayım” şeklinde yaşımızı marifetmiş gibi bir üst yaşa yuvarladığımızı unutup şimdilerde “Ama ben eylül doğumluyum, daha doğum günüme çok var” ya da “1 yaşında doğmuyor ki insan” diyip bir alttaki yaşa yuvarlamayı tercih ediyorum nedense.

 

Birileri “Aa yaşını hiç göstermiyorsun, ben seni yeni mezunsun sanmıştım” dediğinde içten içe sevineceğimi, “Ah şu okul bir bitse de kurtulsak” diye düşündüğüm günlerde aklımın ucundan bile geçirmemiştim.

 

(Ne kadar zaman önce olduğu önemli olmayan) 30. doğum günümde yaşımı 30’a sabitleme kararı almıştım. Yani en az bir 10 yıl boyunca 30 kalmayı planlıyorum kısmetse.

 

Kimilerinin aksine doğum günümü kutlamayı, sevdiklerimle paylaşmayı çok severim. O yüzden her yıl farklı bir şekilde bu mutlu günü kutluyorum.

 

Hatta kutlamalar birkaç gün öncesinden gelen telefonlarla başladığı için buna “kutlu doğum haftası” diyorum. Yaşımı sabitlemiş olduğumdan artık yaşlanmıyor olsam da yaş günümü yurtta ve tüm dünyada renkli törenlerle kutlamayı seviyorum.(Ne var internet çağında değil miyiz?)

 

İnternet sağolsun, twitter’dan, facebook’tan doğum günümü öğrenip kutlayanlara, cep telefonumdan tebrik mesajı atanlara, arayanlara teşekkür etmekten yoruldum, öğle yemeğim buz gibi oldu falan ama hiç şikâyetçi değilim. Yani sanırım bir 400 kere daha “teşekkür ediyorum” diyecek olsam hayır demem bugün.(401) Sevildiğini bilmek güzel şey…

 

Burçlarla pek ilgim olmasa da yükselenim de aynı olduğu için duble terazi olduğumu ve kendi burcum diye demiyorum ama terazinin çok süper bir burç olduğunu da biliyorum.

 

 

İyi ki doğmuşum, iyi ki doğum günümü hatırlayan dostlarım var. Beni bugün gülümsettiğiniz için “teşekkür ederim” (402), sizlere de bulaşmıştır inşallah gülümsemem.

 

 

NOT: Doğum günü şarkısı olarak MFÖ’den “yaşın hep 19”u seçtim.

 

 

 

 

24.09.2011 19:42:02

BİR ZAMANLAR TWITTER’DA


BİR ZAMANLAR TWITTER’DA

Dün twitter’a girdim, tweetlere şöyle bir göz atarken Ahmet Hakan’ın “Yarın Nuri Bilge filmi günü: öğleden sonra benimle filmi seyretmek isteyen altı kardeşimiz, dm'den mesaj sarkıtsın... "ilk altı" konuğumdur.” Şeklindeki tweeti gözüme çarptı.

Binlerce takipçisi olduğu ve ben de tweeti biraz geç gördüğüm için pek umudum olmasa da şansımı deneyerek kendisine mesaj attım. Yaklaşık yarım saat sonra “yarın sinemanın altındaki cafede buluşuyoruz” şeklindeki mesajı gelince şanslılardan olduğumu anladım.

Bu arada talep çok olduğu için kişi sayısını 6’dan 20’ye çıkartmış olmasının da payı büyüktü elbette.

Gece Ahmet Hakan’ın klasik “vakitlice yatın” uyarısı ile çok da geç olmadan yattım, cumartesi öğlen 12.30’daki buluşmamıza erkenden gittim.

Buluşma yeri olan cafede masalarda tek başına oturarak beklemekte olanların bizden olacağını tahmin ettiysem de şansımı zorlamadım, Ahmet Hakan’ın gelmesini bekledim. Zaten geldiği anda 20 kişinin birden aynı anda yerlerinden kalkarak ona doğru yönelmesi de görülmeye değerdi.

Kahveler içildikten sonra sinema salonuna geçtik, evsahibimiz hiçbir masraftan kaçınmayıp bizim için salonu da kapatmıştı sanırım. Gerçi arka sıralarda salona bizden habersiz gelmiş olan Teoman’ın olduğu ancak filmin başında sıkılıp çıktığını da sonradan öğrendim, belki de Ahmet Hakan bu kadar güzel kızla birlikte film izlerken kendisinin yalnız olmasından hoşlanmamıştır. Ne diyelim tweetleyen kazanır, elması kızarır sevgili Teoman.

Film sonrası bahçedeki cafede öğle yemeğimizi yedik hep beraber.

Masa bu sırada fikren ikiye bölündü; filmi muhteşem bulanlar ve bulmayanlar.

Açıkçası ben muhteşem bulmayan taraftaydım.

Bir kere film inanılmaz uzundu; tam 157dk. Bana kalırsa filmin 50 dakikası makaslansa bile hiçbir şey kaybetmez, hatta değeri artardı gözümde.

Nuri Bilge Ceylan sanıyorum filmi kuzey kutbunda çekmiş; filmin ilk yarısı gece 2. yarısı ise gündüzdü. Gerçi gündüz olan sahnelerde de kapalı bir hava olduğu için oldukça kasvetli bir atmosferi var filmin.

Konusu da zaten bir cinayet araştırması üzerine kurulu olduğu için bu mazur görülebilir.

Filmi beğenmediğim düşünülmesin, oyuncular oyunlarının hakkını vermiş, mimikleriyle bile çok şey anlatıyorlar. Arada izleyenleri, güldürmese de gülümseten birkaç ince espri de ağır ilerleyen senaryoyu daha izlenir kılıyor.

Filmin başında arabaların zifiri karanlıkta virajları dönerken farlarının toz dumanında yarattığı görüntü arabaların ardlarında alev saçmaları gibi harika bir manzara sunuyordu gözlere.

Ağaçtan kopup derede yuvarlanan elmanın yolculuğu da Nuri Bilge’nin şiirsel anlatımının güzel örneklerinden biriydi.

Filmde erkek egemen bir durum var. Koca film boyunca, tekrar ediyorum, yazıyla yüzelliyedi dakika boyunca hepi topu 3 kadın görüyoruz ve bu kadınların ağızlarından çıkan kelime sayısı da 3’ü geçmiyor.

Yani Amerikan filmlerindeki klasik senaryolardaki gibi güzel kadın- yakışıklı jön- filmin sonunda mutlu son beklentisi içinde olanlar bu filme sakın gitmesin.

Filmin sonu ağzınızı açık bırakıyor çünkü aslında film bitmiyor.

Jenerik akarken acaba araya son bir sahne daha girer de film bir şekilde sona erer mi diye uzun süre bekledik ancak filmin sonu tamamen hayal gücünüze bırakılmış.

Festivallerde ödül alan filmleri genelde sıkıcı bulurum.

Masanın Bir Zamanlar Anadolu’da konusunda ikiye ayrılmasından sonra bunun nedenini çok net bir şekilde anladım bugün.

Masada mesleği oyunculuk, olan ya da sinema tv bölümünde tahsil görmekte olanlar filme bayıldılar. Benim gibi sade vatandaş izleyiciler ise, o sırada Ahmet Hakan’a telefonla bağlanan Ertuğrul Özkök’e uyup, Karayip Korsanları’na gitseydik bari biraz gülerdik havasına büründüler.

Festival jürilerinin de genellikle ünlü oyuncu ve yönetmenlerden oluştuğu düşünülürse seyirci ile jüri arasındaki görüş ayrılığı çok net bir şekilde görülebilir.

Filmin sanat toplum için midir, sanat için midir şeklindeki tartışmalara son derece iyi bir örnek teşkil ettiği kesin.

Ya da belki de ben yanılıyorumdur, bu tip filmlerde asıl ödül filmi sabırla izleyen seyircilere veriliyordur, kim bilir.

Sonuç olarak 20 yeni dost edindiğim bugün benim için unutulmazlar arasındaki yerini alacak elbette.

Marifet iltifata tabidir; Ahmet Hakan’a bugünkü ev sahipliği için ne kadar teşekkür etsek az. Hepimizle teker teker ilgilendi.

Yeşil gözleriyle gülümseyerek bakan bu adam, ünlü olmasına, 20 kişiye tek kuruş harcatmadan ev sahipliği yapmasına rağmen kibirden uzak ve çok sempatikti.

(Merak edenler için o, filmi çok beğenmiş.)

 

 

1 2 3 4 5 6

Editörden Tutulanlar İnceleme Buluş Trend Haber Yeni Ürün